11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ümmügülsüm'ün hikayesi...


Kaş’a bir kaç kez geldim, her seferinde ebeveyn nezaretinde… Anne, babanın yapmış olduğu programlar dahilinde yapılmıştı geziler. Şimdiden dönüp geçmişe bakınca, annemle babamın boşanmaları, rollerini geleneksel anlamda çok fazla benimsememiş olmaları vesairenin bende yarattığı tahribatın ötesinde, ‘kendileri’ olarak beni büyüten, yetiştiren kişiler olmuş olmalarının ne büyük bir şans olduğunu bir kez daha anlıyorum.
Otobüsün penceresinden Kaputaş’a bakarken, aklıma gelenler, anılarım, ‘benim’ dediklerim onların seçimleri ve iradelerinden benim hayatıma düşen gölgeler bir yandan. Bu sebeple ülkenin daha önce karış karış gezmiş olduğum yerlerini, tekrardan kendi seçtiğim sokaklardan yürüyerek, kendi ayarladığım teknelere binerek ve kendi canımın istediği insanlarla sohbet ederek deneyimlemek istedim. Başka coğrafyalara gitmeden önce. Kaş, o duraklardan biri. Çocukluk travmaları, siz ‘kendinize ait’ yaşantılar yaratmadıkça peşinizde ne de olsa. İnşallah daha sonra yeni yerlere de gideceğm.
Kendime bir tatil planı yaptığımda, içinde Kekova adası, Üçağız, Demre(Myra), Sıçak (Aperlai) olan bir program oluştu. Meis’e gidecek vizemiz yoktu. İstanbul’dan uçakla değil de, otobüsle gelirken de Afyon’da durup Cumhuriyet sucuklarından yemeyi hayal etmiştim. Öyle de oldu. Kaş’a gelince sevgili arkadaşım Sevinç’in bavulu, hiç aklıma gelmeyecek şekilde taksi arattırdı bize. Taksi arayışı yeni insanllarla karşılaşmamıza sebep oldu.Kaş coğrafi açıdan çok güzel ama daha da güzeli sanırım insanları. Tıpkı Fethiye’de olduğu gibi sokaklarda iki çift sohbet edecek, hikayesini anlatacak birileri var. Ben de zaten dinlemeye meraklı. Güleryüzlüler.
Dün, Kaş’ta herhangi bir genç kadının yapabileceği şeyler yaptım ben. Blanc Du Nil’de %100 Mısır pamuğundan bembeyaz elbiseler denedim, gündelik tekne turları yapan kişilere kendi planımı nasıl gerçekleştirebileceğimi sordum, Kaş’ı Türkiye dışından ziyaret etmiş kişilerle sohbet ettim, bir Likya yolu haritası aldım Feride Hanım’dan - yanında muhabbet ve bir torba dolusu tatlı-ekşi, ısırınca suyu üzerinize fışkıran Gömbe eriği bedavaya geldi- Hotiç’in eski tasarımcılarından Selin Haktanır’ın Kaş’taki Sandal@’inden yumuşacık derili, kırmızı mercanlı bir sandalet aldım, ada çayı içip, tavla attım.
Derken 10 Temmuz 2011’i, herhangi bir genç kadının muhtemelen yaşayabileceği bir Kaş gününden ayıracak kişi yanımıza geldi. Sepetinde Gömbe’nin yaylasından topladığı şifalı otları satan Ümmügülsüm Karakahya yanaştı yanımıza ve şifalı otlarını satmaktan öteye geçip, kendi hikayesini anlattı. Yanımızdan ayrılırken, konuşmaya ihtiyacı vardı herhalde dedik Sevinç’le.
Ümmügülsüm Karakahya Demre’li bir kadın. 2 oğul , bir kız evlat vermiş ona kader. Oğullarından biri askerde, diğeri ortaokul öğrencisi. Kızı; kayıp. 2005 yılında kaybolmuş, bu vakite kadar da kendisinden haber alınamamış. İnternetten Demet’in hikayesini araştırdığınızda, birbirinden farklı hikayeler okumuyorsunuz ancak birbirinden farklı isimlere denk geliyorsunuz. Hikaye ile muhabirler bile pek yakından ilgilenmemiş anlaşılan. 12 yaşında bir kız çocuğunu arayan gözü yaşlı babadan bahsediliyor bir de. Ümmügülsüm eşini kaybettiklerini söyledi; kalp hastasıymış.
Ümmügülsüm her gün Demre’den kalkıp şifalı otlarını satabilmek, eve para götürebilmek için Kaş merkeze geliyor. Otları toplamak için de, cehennem sıcağında Gömbe yaylasında vakit geçiriyor. Bize anlattığı kadarı ile asıl sıkıntısı, ortaokula giden küçük oğlunun, ablasının kaybından sonra azan astım hastalığı için kullanması gereken ilaçları bulmak, satın almak. İhtiyaçları olan 2 ilaç var; ayda 2 kutu ilaç. Biri 60, diğeri 65 Türk lirası. Ancak Ümmügülsüm parası yetişmediği için 7,5 lira olan ilaçlardan alıyormuş. Bu ilaç da oğlunun krizlerini önlemiyormuş.
Ümmügülsüm evinin telefon numarasını bilmiyordu. Şans eseri büyük oğlunun askerlik yaptığı yerde askerliğini yapmakta olan bir tanıdığımız olduğunu fark ettik. Şimdi o yolla, kendisine ulaşmaya çalışacağız. Ona gel otur, az soluklan, bir bardak çayımızı iç,bir şeyler ye dedik. İstemedi. Doymuş kadar oldum dedi. Hayır duaları okudu.
Ümmügülsüm için ilaçlar 60 liralık ve 65 liralık. 7,5 liralık. Adı, içeriği, yan etkisi hikaye. Oyunu CHP’ye vermiş, oğluna Deniz Baykal’ın ismini vermiş.
Şimdi Ümmügülsüm’ün oğluna her ay o 2 kutu ilacı nasıl ulaştırabileceğimizi düşünüyoruz. Kaç tane Ümmügülsüm var? Ümmügülsüm’üm hikayesini Kaş’ta kaç kişi dinledi? Kaç kişi merak edip araştırdı? Kaç kişi onun için endişelendi?
Kaç kişi daha acaba oğlu için, bir Selin Haktanır tasarımı sandalet ya da Blanc Du Nil’den %100 Mısır pamuğu elbise parası edecek ilaçları ona ulaştırmak için çaba sarf edecek?
Siz mesela, ilgilenir misiniz Ümmügülsüm’ün hikayesi ile?

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Nilüfer, Kar Taneleri




Bu şarkılar bana hiç bir zaman bir sevgiliyi, aşığı hatırlatmadı. Galiba hatırlatmayacak da. En büyük terk edilişimi küçük bir çocukken yaşamış olmanın rahatlığı ile hayatıma insan almaktan korkmadım hiç bir zaman. Daha fazla parçalanamazdım. Gelişler, gidişler beni çoğalttı. Sevmeye yeteneğim vardı, resmen işlendi. Neredeyse tüm Kayahan şarkıları - Kayahan’ı Kayahan yapan, Nilüfer’in sesinde isyana dönen - bu sebeple bende çocukluktur. Naifliktir.
Kayahan’ın mıydı ki bu? :)

27 Haziran 2011 Pazartesi

Transhümanizm


Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde, ürkünç bir fikir yaşarmış kimi zihinlerde…
Goldie Hawn, Merly Streep ve Bruce Willis’li, 1992 tarihli kara komedi ‘Ölüm Kadına Yakışır’ı hatırlar mısınız? Kısaca anlatmak gerekirse, Robert Zemeckis imzalı filmin başrolündeki ‘ablalar’ımız genç ve güzel kalacakları sonsuz bir yaşam için, arkadaşları Lisle’den aldıkları bir iksirle sonsuzluğa dek sürecek bir işkenceye gönüllü yazılırlar. Film sinema tarihine altın harflerle yazılmadıysa bile, tahminimce popüler kültür tarihine karakterlerinin hayalperestlikleri ile geçecektir , çünkü evet ölümsüzlük hayal edilebilir ama gülerler adama! ‘İksir’le mi???
Kabul ediyorum medyanın her gün inat ve sebatla ‘anti-aging’ metodları ile ilgili pompalamalarına karşı bağışıklık kazanmanıza rağmen hala bir çoğunuz, tabii eğer ilgi alanınız değilse, ölümsüzlük ya da gerçekten her daim genç kalmanın mümkünatı ile ilgili bir yargıya sahip değilsinizdir. Oysa 60 yaşında Amerikalı bir futurist olan Ray Kurzweil, ölümsüzlüğe teğet geçmemek için her gün aldığı 200 hapın organizasyonunu yapması için birini tutmuş. Varını yoğunu da damarlarımızdaki oksijeni milyon yıllardır taşıyan hemoglobinin yerine nanoçiplerin geçtiğini görebilmek için harcıyor. Ancak ‘başımıza taş yağacak’ türünden telaşlara kapılacak bir durum da yok çünkü işin aslı ‘ölümsüzlük’ fikri Gılgamış Destanı’na, ‘robot’ düşüncesi ise M.Ö. 3500’ün Antik Yunan’ına ( bkz. Talos, Galatea ) gelip dayanıyor. Belki de bizi dehşete düşüren, insan aklının binyıllar önce tasarlayabildiğini, gerçekliğe uygulayabileceği teknolojik yetkinliğe ancak şimdilerde erişebilir hale gelmiş olmasıdır.
İstemesine bir sınır koyamayan insanoğlunun yeni tutkusu, köklerini Marquis de Condorcet, Benjamin Franklin ve Darwin gibi isimlerin söylemlerinden ve Aydınlanma’dan alan ‘Transhümanizm’, insanın kendi için daha fazlasını istemesi, kendini her anlamda bir üst seviyeye taşıma arzusu olarak tanımlanabilir. Oysa evvelsi gün yaptığı devrimin sonucunda ortaya çıkan kapitalizmin empoze ettiği kitle mesajı ‘Daha Fazla Tüket!’ten asit yağmurları, Çernobil faciası, iklim değişiklikleri, kuruyan göller, nesli tükenen canlılar, buzulların erimesi, sel felaketleri, kuraklık ve salgın hastalıkların tezahürü ile boyunun ölçüsünü fazlasıyla almış olduğunu zannettiğim insanoğlu, şimdi kendisine başedeceği yeni felaket senaryoları ve bu senaryoların gerçekliğini deneyimleyeceği ‘sonsuz’ bir zaman yaratmak için çabalıyor. Transhümanistler, her ne kadar teknoloji ve bilimin desteğiyle gerçekleşecek entelektüel ve kültürel bir hareketle insanın kendini her yönden bir üst seviyeye taşıması düşüncesini savunduklarını söyleseler de, ilham vericiler listesinde Nietzsche ve onun teknolojik dönüşümden bağımsız şekilde kendini gerçekleştirme üzerinden şekillenen ‘üstinsan’ kavramı yok. Kelime ilk kez 1957’de Aldous Huxley’nin biolog kardeşi Julian Huxley tarafından insan doğası için varolan olasılıklıkların ayırdına vararak ve kendi kalarak kendini aşması anlamında kullanılmışsa da, 1980’den bu yana kullanılan anlamı ile farklılık gösterir ve daha çok, insanın belirlenmişliğinin kırılması alanında yapılan kültürel, entelektüel ve teknolojik çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. İnsanoğlu kendisine bir koza örüp, eksik yanlarından tiksindiği ölümlü tırtılı geride bırakarak, kozanın içerisinden sonsuzca yaşayacak bir kelebek olarak çıkmanın hayaline her geçen gün daha da çok yaklaşıyor. ‘Homosaphien’in, ‘homoperfectus’a dönüşümü Arthur C. Clarke’ın futurizmi ile Ayn Rand’in liberalizmden doğacak bir çocuk olarak şekilleniyor. Hayatın mutlak bir biyolojik fenomen olması fikrinden sıkılan transhumanistler, yapay zeka ve sibernetik organizmalaşmanın (cyborglaşma) denenmesiyle bunun ortadan kaldırılması için yeni bir sermaye odağı yaratmaktalar. Bu noktada öne çıkan en radikal postmodern önerme ise, neyin insan olduğuyla ilgili ortaya çıkacak günümüz gerçeğine aykırı kültürel söylem . Postinsanlığa dair görüşler çeşitlilik gösterseler bile, insanın duyumdan bağımsız iletişebileceği (kablosuz aletler gibi), telepati sayesinde zamandan tasarruf edileceği, zihinsel görü ve algının bilimsel olarak arttırılacağına kesin gözüyle bakılıyor. Öte yandan bizlerin titanyum ve silikondan oluşan versiyonlarının, bizim hayatlarımızın zorunlulukla bağlandığı seks, sosyal yaşam ve ya çocuktan bağımsız bir hayat süreceklerine inananlar bile var. Tabii bunun bir olanak ya da zavallılık olduğunu düşünmek bize kalmış. Kendi payıma, daha iyi bir insan hayalini gerçeklemek için insanlıktan çıkmanın ancak barış için savaşmak gibi bir saçmalığa denk gelebileceğini düşünüyorum.
İşin tuhaf tarafı, yapay zekanın tezahürü ile dünyanın nasıl bir yer olacağının anlatıldığı Matrix ya da Yapay Zeka gibi filmlerin eninde sonunda vurgulamaktan kaçınamadığı insani olgulara, yukarıda sözü geçen yetilere sahip yarı insan- yarı robot varlıkların yaşadığı bir dünyada yer olduğunu düşünmek zorlaşıyor. Bu noktada insan, söz konusu distopyaları yaratanların, hali hazırda insan oldukları için, duyumdan bağımsız bir algının sonucunda orada olmaktan başka bir fonksiyonu olmayan bir şeye ne kadar yabancı olduklarını düşünmeden edemiyor. Wall-e ya da Terminatör örneklerini düşünüyorum da, karşındakini kendi gibi görmek de herhalde buna deniyor. Oysa yarının dünyasında doymak için elma yemeye ihtiyacı olmayan varlıklar, duyumlamadan algılamaya borçlu oldukları kusursuz elma tadından başka bir şeyi asla tatmayacaklar herhalde. Bu tatların çeşitliliği ise herhalde yarının mimarı belli kişilerin favori tatlarının ötesine geçmeyecektir. Duyumsuz algı ne yapacak? Kendi kendini şaşırtabilmek için, kurtlu elmanın olasılık hesaplarını yapıp, o olasılık üzerinden bilmem kaçta bir o tadı mı algılayacak? ‘Fatma’nın kurufasulyesi şahanedir’ cümlesi literatürden kalkacak anlayacağınız. Hem zaten Fatma da kim? ‘Ben’den öte bir şeye hangi sebeple uzanacak yarının postinsanı? Ya da bu dönüşümü bugünün insanları hep birlikte atlatabilecek miyiz, hali hazırda birbirimizi kıran kırana vurup dururken? Peki hani ya da bizim teknolojik gelişmelerin ötesinde gerçekleştireceğimiz düşünsel transhumanist devrimimiz?
Mevzunun etik değerlendirmeler açısından da oldukça geniş tartışmalara sahne olduğu söylenebilir. Ancak bu tartışmalara gerçekten de ihtiyacımız olup olmadığı da ayrı bir soru. En basitinden, milyonlarca yıldır birarada yaşamasına rağmen insan haklarının hakkını vermekten aciz kalmış bir cinsin, genetik çalışmalar sonucunda ortaya çıkabilecek bir Frankenstein ya da sevebilen bir yapay zeka olan David’e nasıl muamele edeceğini tahmin etmekte zorlananlar, dvd playerlarının başına geçebilirler. Gerçi ben zulüm, yok sayma ya da kendini üstün görmeden başkaca bir açılım olmadığına emin gibiyim. Ancak işin beklenmedik tarafı ‘azınlık hakları’ ile ilgili çözülememiş bir çok problem bir kenarda dururken, ‘robot hakları’nın şimdiden California’daki ‘Gelecek Enstitüsü’nde tartışılmaya başlamış olması. Hem kimileri yarının A. Huxley’nin ünlü distopyası ‘Cesur Yeni Dünya’dan farklı olmayacağına inanıyor olsa bile, bazıları da hepimizin rüya ile gerçeği birbirinden ayırdedemez biçimde algılayan, 21.yüzyılın sürrealistleri olacağımızı düşünüyor.
Her neyse… Kıssadan hisse anlatımın başında sözünü ettiğim Ray Kurzweil çılgını, Moore Yasası’ndan yola çıkarak ev tipi bilgisayarların 2029 yılında insan beyninin sahip olduğu işlem gücüne ulaşacağını, 2045 yılında ise yapay zekanın geçmişte hayal edilemeyecek biçimde kendi kendini geliştirebileceği noktaya geleceğini düşünüyor. Yukarıda sorulan sorular ve türetilebilecek yüzlercesi daha ‘insani’ cevaplarını bekliyor. Yani anlayacağınız az zamanda, çok ve büyük işler yapabilmek için sayılı günümüz kaldı.
Meraklısına okuma önerileri: Engines of Creation: The Coming Era of Nanotechnology- Eric Drexler The Millenial Project -Marshall Savage The Age of Spiritual Machines – Ray Kurzweil Our Post-Human Future – Francis Fukuyama

7 Mart 2011 Pazartesi

Ben Şahsen Bizzat Kendim

Kendi kendimle konuşmak, aslında en sevdiğim eylemlerden biri sayılmaz. Kendi kendime düşünebiliyor olmak yeterli. Yani anlayacağınız aslen ben, benden ötesi ile konuşmak isterim. Sonra paylaşmak isterim. İsterim ama! Ciddi, ciddi. İnsanın istemesinin sınırı yoktur derler; benim var. Ben güzel bir balık ızgarayı, beyaz şarap eşliğinde birlikte ancak belirli şartlar altında yemek isterim. Sessizliği belirli şartlar altında isterim. Örneğin bir odada 5 kişi, sessiz sakin oturuyorlarsa,ve her birinin neden böyle olduğu ile ilgili bir fikri yoksa, ben öyle huzuru istemem. Kendimi Sims 2'deki simülasyonlara benzetirim. İki kişi eğer aralarında belirli bir mesafe varsa, sessiz kalabilirler. İki kişi artık birbirlerine her konuda güveniyor, birbirlerini oldukları gibi kabul ediyorlarsa sessiz kalabilirler. İki kişi eğer ne gereğince uzak, ne yeterince yakın değillerken sessizlik bana çekilmez gelir. Söylenene cevap alamamak da öyle. Çünkü kurarım, sorarım, olasılık hesabı yaparım. Kendimi durduramam. Gürültülüyümdür. Suspusların yanında kendimi kusurlu sanırım. Kendimi kusurlu sandırdıkları için hırslanırım, sinirlenirim. Bilirim herkes benim gibi değildir; herkes karşısındakinin nasıl hissedebiliyor olacağını hesaba katarak eylem sergilemez. Gözegörünürün arkasındaki apaçıklığı herkesin aklı, hafsalısı almaz. Yazıktır.O nedenle de bu sefer sinirlenişime sinirlenirim. Hesapsız olduğu için insanlara kızamam. Yalnızlaşırım. İşin kötü tarafı düşünceliliğim, birini pek bir sevene kadardır. Ben birini pek bir sevince, gerisini hiç düşünmem. Karşımdaki ne düşünür, ne hisseder, ne farz eder hesap etmeden içimden geldiği gibi davranırım. Sevmeye çok neden aramam. Çok sevdiğimde noldu, pek anlamam. Heyecanlı, coşkulu, paylaşımcıyımdır. İnsanlar bazen bu sebepten benden korkarlar.Olur, olmaz şeyler zanneder; benden geri çekilirler...Üzülürüm. Bazen kendi kendime gülerim, çünkü hava güzel kokar. Sokakta oyun oynayan çocuklar bana gülümser. Bir uçak havalanırken, İstanbul'a bakıyorumdur. Michael Jackson dinliyorumdur. Kendi kendime gülerim. Beni deli zanneden, şüpheyle bakan insandan korkarım.Çünkü yaşlısından, gencine, doğudan, batıya bir çok insan görmüşümdür; gülümseyişime güvenen. Gülümseyişime şüphe ile yaklaşanın kendi ile kavgası olduğuna inanırım. Güzel bir manzara karşında kitap okunup, müzik dinlenebilirken, bilgisayarımı açıp bir Amerikan dizisi izlediğimde bana faşizan entelektüel veyahut bir şekilde tepeden bakışlar fırlatıldığında tilt olurum. Kendimi zanneden değil, tanıyanımdır. Bazen bir konuda bana yakın bir başkası benle ilgili doğru olan şeyleri söylediğinde, ben o gerçekliği henüz fark etmemişsem, kabullenmem. Sinir ederim. Bunun için sevdiklerimden buradan özür dilerim. Ama içime sindirmeden bir şeye 'He' dersem, sonuna vardıramam. Aklım başka yerdeyse, orada kalır. Herkes bağlanmaktan korkarken; benim geceleri yalnız yatağında yatan bedenimin içinde, iplik iplik bir o yana, bir bu yana bağları olan bir kalp atar. Özler durur. 

The Thinkerbell

23 Şubat 2009 Pazartesi

Ardından


(Yazarın tavsiyesi: Okurken Kings Of Convenience’ın Know How adlı şarkısını dinleyiniz.)

Her sonun bir başlangıç olduğu düşüncesinin nasıl da kanımıza işlemiş olduğunun bir kanıtı olarak değerlendirilebilir mi son günlerde neredeyse her gün televizyonda şahit olmayı çok yakında alışkanlık haline getireceğimiz ‘Kapitalizmin sonu’ konulu demeçlerin, ‘Sosyalizmin başlangıcı’ ile birlikte anılıyor olması? Serbest piyasa ekonomosinin nasıl bir işleyişte olduğu ile ilgili bilgi düzeyi, bir ortaokul öğrencisinin anatomi ile ilgili bilgisi kadar kısıtlı olan benim sorduğum sorunun ekonomik açılımları ile ya da ekonomik açıdan sorulabilir bir soru olup olmadığı ile ilgili bir fikrim bile yok. 
Ancak beni düşündüren dünyanın en akıllı varlığı olduğu iddiasındaki homosaphienlerin, neredeyse hiçbir şey hakkında karşıtlıklar üzerinden akıl yürütmeden edemiyor oluşu. ‘İyi’yi anlatmak için, iyiden bağımsız bir şekilde tanımlamakta bırakın sokaktaki bir insanı, filozofların bile zorlandığı ‘kötü’ye dair olgulara başvurmaktan öte bir çaremizin olmadığına inanmış yaşıyoruz. Aynı alışkanlık ‘kötü’ için de geride bırakılamıyor. Karşılaştırmadan durulamıyor. Bazen, yaşanmakta olan zaman sözü edilen konu ile ilgili hiçbir örneğe başvurmaya izin vermediğinde, öyle bir an geliyor ki, değerlendirme yapabilmek için geçmişe dönmek zorunlu hale geliyor. ‘Zamanında varolan’lar yeniden akla getirilip, anılıyor, bugün sahip olunmayan bu şekilde açık ediliyor. Bu gibi zamanlarda isimler geçiyor akıllardan ve dile geliyor ilgisiz görülen tartışmalarda ; Oğuz Atay, İsmail Cem, Mustafa Kemal Atatürk, Zeki Müren… Olan ile olması gereken (normal – ideal) arasında gidip gelen düşüncelerimizde, bugünde olanı olduğu gibi kabul edip, yarın olacağı inşa etmekle ilgili bir çabaya dair iz yok. Konuşmak, tartışmak, bu şekliyle, bir yerden sonra haliyle sıkıntıya, zamanla bunalıma götürüyor bu yola giren her bireyi. 
Oysa Aydınlanma ile birlikte yükselişe geçen ve kutsal- kutsal olmayan ayrımına girmeksizin bir din öğretisi kadar insan düşüncesine egemen hale gelen modern inanç sisteminin günümüzdeki en ileri temsilcileri sayılabilecek Kuantum Fizikçileri bile artık bilincin her şeyin üzerinde olduğunu savunuyor. Neye baktığımızın değil, nasıl baktığımızın hayatımıza yön verdiği çok yakında tartışılmaz bir gerçek olarak önümüze konulacak. 
O gün geldiğinde, bugün hala kimilerince öne sürülüyor olması zayıflık, kimilerince de olması gerekenden fazla önem verilmiş olduğu düşünülen insan psikolojisi gerçeği, ilaç firmalarından başkaca kesimler tarafından da ciddiyetle ele alınacaktır diye tahmin ediyorum. Neye sahip olduğunuzun değil, neye sahip olduğunuzu düşündüğünüzün hayatınızın belirleyicisi olduğu önermesi, umuyorum ki çok yakında bazı cingözlerin bir kitap yazıp kısa yoldan köşeyi dönme planını hayata geçiren anafikir olmanın ötesine de geçecektir. Bütün bunlar savunmayı istediğim düşünceye beni götürecek yolda uğradığım uğraklar değil. Zaten bana bunları söyleten de bir ‘son’. ‘Biri’nin sonu. 
10 yaşındayken tiyatro sahnesinde, büyümeyi reddeden haylaz bir çocuğu oynamış ve sadece 6 yıl sonra oyunculuk kariyerine yönelmek için erken mezuniyet sınavlarına girmiş birinin sonu. 20 yaşındayken ona beyazperdedeki ilk büyük çıkışını yaptıran 10 Things I Hate About You’nun ardından hepi topu 8 film çevirdikten sonra, Brokeback Mountain’da hayat verdiği ‘Ennis Del Mar’la adını sinema tarihinden öte, filmi izleyenlerin burulmuş kalplerine yazdıran biri sözünü ettiğim. Ve geriye kalanlar onu herhalde Dark Knight’ta, izleyenleri canlandırdığı kötü karakterin macerasının nasıl sonlanmasını dileyeceğini bilemez hale getiren, Joker performansı ile zihinlerine yazmışlardır. 
Heath Ledger 22 Ocak 2008’de, New York’ta 3 yatak odası, 2 banyo, bir ofis, çamaşır odası, mutfak, muhteşem bir balkon ve şömineye sahip olan ve ayda 22.000 USD ödediği çatı katındaki dairesinde ölü bulundu. Öldüğünde Brokeback Mountain’daki rol arkadaşı Michealle Williams’la boşanalı 3 ay olmuştu ve Williams’tan Matilda Rose adında iki yaşında bir kızı vardı. Ledger’ın adı ölümü ile birlikte geniş kitleler tarafından izlenen yayınlarda iki ayrı koldan gündeme gelir; oyunculuğu ve ölümünün fiziksel nedenleri. Oyunculuğu ile ilgili tartışmalardaki başlıklardan en öne çıkan ‘Joker’i Jack Nicholson mı yoksa Heath Ledger mı daha iyi canlandırdı?’ sorusu iken, ölümü ile ilgili olarak da ‘ Uyuşturucu ile ilgili mi?’ diye sorulup durdu. Nedense ne gazeteciler, ne de sinema salonlarından büyülenmiş şekilde ayrılan izleyiciler Dark Knight’taki performansın tıpkı Batman’deki performans gibi biricik olduğunun ayırdında tartışmaları tercih etmediler. Alışkanlıktan olsa gerek! Öte yandan ölüm sebebinin yanlış biçimde ve dozda reçeteli ilaçlar olduğu ve hatta bu ilaçların isimleri ve ağrı, anksiyete ve uykusuzluk sebebiyle alındıkları konuşulmaya başlandıktan sonra, onun bu hale gelişindeki sebeplerden bahsetmek de sanırım yeterince ilgi çekici bulunmamış olsa gerek. Oysa ölüm haberini duyduğum ilk andan bu yana benim kafamı kurcalayan, kişi ne kadar çok başarı, huzur, mutluluk potansiyelini taşırsa, taşısın ve bir özgeçmişe yazacakları konusunda ne kadar irade gösterirse göstersin, onun yoluna bir engel olarak çıkabilecek olan şeyin ‘kendisi’ olduğu ve her türlü zorluğun üstesinden gelebilen insanın bunun karşısında çoğunlukla yenik düştüğü gerçeğiydi. 
Heath Ledger, gittiği bir yer varsa ve oradan burada olanları görebiliyorsa, ölümünün ardından ölümü değil de, kendisi hakkında yazılacakları okuyabilmek için oynadığı son filmin vizyona girmesini beklemek zorunda kalmış olabilir. Zira alışılagelmiş veda ve hayat hikayesi özeti yazıları ancak bu dönemde okuyucularla buluşabildi. Ben onun ardından hiç tanımadığım bir kişi olan ondan çok, olanları düşündüm. Olanların hiçbir zaman olduğu gibi değil ancak yorumlandığı şekliyle yaşadığımız hayatı. Neden kendimizi içinden çıkamayacağımız sorunlarla çepeçevre sardığımızı. Tek başımıza gücümüzün yetmeyeceği sorunlarla ilgili kafa patlatıp, kendi kendimize halledebileceklerimizi hep ertelediğimizi. Burada da yapmayı denediğim şey, genç ve büyüleyici bir aktörün beklenmedik ölümünün ardından alışılmadık bir şeylerin de düşünülmekten öte başkaları ile paylaşılabileceğini göstermekti. Ardından aç, açıkta ya da yalnız kalmadım Heath Ledger… Ancak çok üzüldüm, olağanüstü olasılıkların, birkaç tane Oxicotin ile yok edilebilmiş olmasına...

Not: Fotoğraflar internetten bulunmuştur.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Bu Son Olsun, Bu Son


         Dün nasıldı? Dün gerçekten ‘Hatırla Sevgili’de izlediğimiz kadar naif, Barış Manço şarkılarındaki kadar içten, Cem Karaca’nın sesi gibi duygulu, İsmail Cem kadar beyefendi miydi? Dünde kalanlar, dünde bırakılanlar, hep beraber özlenip de bir türlü geri döndürülemeyen neydi? Bugünü yaşayıp da, halinden bir türlü memnun olamayan umutsuzların, umut var etme çabası mıdır düne özlem?
      Evvelsi akşam Okan Bayülgen’in ‘Sade Vatandaş’ında ekonomiye senden benden epeyle fazla kafa patlatmış 3 kişiden biri şöyle bir şeyler dedi; ’ Söz konusu ekonomik krizin önüne geçecek bilgi birikimine sahip olmak ayrı şey, bu bilgi birikimini uygulayacak siyasal iradenin ortaya konulabilmesi ayrı şey’. Bunu duyan sade vatandaş işin içinden çıkabildi mi peki? Söylenmedi mi kendi kendine? Nedir yahu alınıp verilemeyen, yapılıp edilemeyen diye hırslanmadı mı siyasal iktidarlara? Ya da işler buraya varmadan epey bir önce, yaptığı eylemlerin esbab-ı mucibesi zeka katsayısı ile de açıklanabilecek, uzak diyarlardan dünyayı yönetmelere pek meraklının, gerekçeleri pek de inandırıcı olmaksızın askerlerini komşu topraklara yolladığı zaman da, birileri sokaklara dökülüp de ‘ Hayır’ diye bağırmamışlar mıydı?
      Bütün bu eylem ve düşüncelerin ya da bunları ortaya koyan kalabalığın biraraya gelişinin altında, en tabanda iyi niyet yatıyor desem, bana katılmaz mıydınız? İyi niyet denince aklıma ahlaki eylemin değerlendirilmesinde, niyeti en yüksek mertebeye yerleştiren merhum zat ve onun tüm ahlak sisteminin temelini oluşturan ‘ Evrenselleştirilebilirlik İlkesi’ geliyor. Burada ne zatın kendinden, ne de ilkeden bahsedecek değilim. Meraklı dileyenler isterlerse ( İngilizce sözlüklerine girmiş bir fiil olduğundan reklam sayılacağını zannetmeyerekten ) konuyu gugıllayabilirler - Türkçe yazıldığı gibi okunan mı yoksa okunduğu gibi yazılan bir dil midirdi- ) Ama en basitinden sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmayla açıklanabilir bu ilke. 
       Kendi kendime düşünmeden edemiyorum. Dürüst müyüz kendimize karşı? ‘Savaşa hayır’ diye bağırmaların ardında G.W.B.’a hırslanırken ? Siyasal otoriteler sistemin çarklarını kendi keselerini dolduracak şekilde çevirdiğinde onlara söverken? Oysa her birey kendi gücü yettiğince bir diğerinin alanına tecavüz etmiyor mu? Öğrencilerle komşu olma şansına nail olmuş efendi insanlar, gece yarılarına kadar uykularından kalıp, gençlerin meşreplerince müzik dinlemek zorunda kalmıyor mu? Ya da despot ev sahipleri sosyal ilişkilere müdahale etmiyor mu? Hayatınızda hiç arkadaşının sevgilisini ayartmak yoluyla kalp kıran biriyle karşılaşmadınız mı? Fırsatını buldu muydu, gücünün yettiğince can acıtan, kalp kıran, sinir bozan kimsecikler yok muydu peki alanlarda, kafelerde, televizyon karşısında G.W.B.’a öfke püskürenler arasında? Kitleleri aç, açıkta bırakmamış olmanın iç huzuru ile kendilerini her aynaya bakışlarında haklı çıkarmıyorlar mı, her gün tekrar tekrar? Bana bütün bunları düşündürten tahminen yirmi küsür yıl önce Hacettepe Üniversitesi’nden mezun olmuş bir annenin sözleriydi. Anlaşılan gündelik hayatın koşuşturması sırasında yaşananlar, dialoglar onu çok yormuştu. İş hayatı bir yandan, özel hayatı öte yandan hanımefendiden hep bir şeyler istiyor, hep daha fazlasını talep ediyordu. Derken günlerden bir gün, akşam evlerinde 4.5 yaşındaki kızıyla mutfakta otururlarken, kız çocuğu sinir bozucu şeyler yapmaya başladı. Sus denilince susmuyor, yapma denilince durmuyor, annesinin gerilmiş sinirlerini sonuna kadar zorluyordu. En sonunda zılgıt değil, tokat da değil ama kafasına terliğin tekini yedi!!! Küçük kız hüngür sümük ağlarken, terbiye vermenin yolunun bir olduğuna inanan ve hatta gelişim psikologlarının görüşlerine de terane gözüyle bakan anne, istifini hiç bozmamıştı. Küçük kızın babasının kollarına sığınması da, babanın annenin otoritesini zedeleyen bir davranışta bulunmuş olması sebebiyle, oldukça sinir bozucu başka bir gelişmeydi. 
      Anneye sorulacak olduğunda küçük kızın kafasına geçirilen terliğin tekinde büyütülecek bir şey yoktu! Çocuk oldukça şımarık davranışlar sergilemeye başlamış olduğundan, bu eylem problemleri çözecek en kestirme yoldu! Oysa anne her ne hikmetse gündelik hayatındaki problemleri çözmek için bu kestirme yolu, biricik gözdağı ilkesini uygulayamıyordu? İnsan düşünmeden edemiyor, böylesi güzel ve kesin bir çözüm acaba neden başkaca problemler üzerinde uygulanamıyor? 
      Burada bir şiddet propogandası yapmak değil elbette ki niyetim! Sadece bu küçük örnek üzerinden, kişilerin güçlerinin yettiği üzerinde iktidar kurmaya ne kadar meyilli olduklarını düşünmenizi istiyorum. Küçük kız çocuğa kucağını açan babanın, canının istemediği bir eylemi sergileyen annenin kafasına terliği geçirdiği bir senaryonun nasıl sonlanacağını düşünelim? Bu Cumhuriyet kadını, en başta hukuk tarafından korunuyor olmaz mıydı? Soluk mahkemede alınmasa bile anne bu eylem karşısında sadece gözyaşları dökmekle yetinir miydi? Kendi yapmaya hak bulduğu eylem, onun üzerinde uygulansa kıyamet bundan kopmaz mıydı? 
         Kargamecmua’nın bu ayki mevzusunun ‘Son’ olarak belirlenmesinin ardından, aklımızdan ‘Son’a dair bin türlü şey geçti. Ben bazı şeylerin yokluğunun çokça anılır olduğu, düne özlemin ayyuka çıktığı, gidenlerin yerine bir şey konulamamış olmasının korkusu ile bir şeylerin sonuna gelindiğinin düşünüldüğü bugünlerde, bir umut taciri olabilmeyi dilerdim. Her şeylerden çok ona ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum kendi payıma. Çaremizin dünde değil, bugün yaptığımız eylemlerde, aldığımız kararlarda olduğuna inanıyorum. 
         Olmaz ya! Okuyanlara bu yazı, başka birini gücü yettiğince rahatsız ettiği zamanları hatırlatsın. Çok çok güçlülerin, kitlelerin canını acıttığı zamanlarda nasıl öfkelendiğini, üzüldüğünü, umutsuzluğa düştüğünü hatırlatsın!
          Ve bu son olsun, son!

Birgün belki hayattan / Geçmişteki günlerden bir teselli ararsan / Bak o zaman resmime / Gör akan o yaşları Bugün sen çok gençsin yavrum /  Hayat ümit neşe dolu / Mutlu günler vaad ediyor / Sana yıllar ömür boyu / Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni / Doğarken ağladı insan bu son olsun, bu son ( Mehmet Soyarslan – Meriç Başaran)


Bu yazı ilk kez KargaMecmua'nın Aralık 2008 sayısında yayınlanmıştır. 

12 Ekim 2007 Cuma

Believing is Just The Beginning

Peter Pan’den daha çok Tinkerbell’i sevmeme sebep olan ve belki de aynı sebeplerden Severus Snape’e de başından beri inanmama sebep olan açıklanamaz şeyler… Öyle şeyler ki , çocuksu bir heyecan ve açıklanamazlıkla neden bahsettiğimi anlayanlar, anlayamayanlardan hep bir adım ileride olacaklar ömür boyunca… O bir adım koskocaman kahkahalar da yerleştirir dudaklara, derin hüzünlü bakışlar da gözlere…
ama aklınıza şekerli ılık sütler gelmiyorsa yatmadan önce içtiğiniz, ya da dedenizin doldurduğu çayın bardağını devirdim diye ağlamamışsanız hiç biriniz, neden gecenin bir yarısı Ölüm Yadigarlarını bitirir bitirmez saçma sapan bu sözcükleri kusmak isteyişimi anlayamazınız herhalde…
Severus Snape…. :)

TheTinkerbell