Sütü çekilmiş incirler diyarında yaşayan Audrey, çocukluğunu düşündü derin derin. Arşınlanacak yolların faytonla katedildiği, okul alışverişi yapmak için siyah Dodge’ların orta sırasına iliştirilmiş minik koltukla Kadıköy’e sonsuz gibi gelen bir zamanda yapılan seyahatlerin zamanını. Hiç ‘yeni alınmış bayram/okul ayakkabısını giymeden önce başucunda saklayan çocuklar’la arkadaş olmamıştı. Aslında yeni alınmış ayakkabıya bunca sevinç gösterisi yapacak, anlam yükleyecek yoklukta da yaşamamıştı. Suadiye’deki şarküteriden alınan ecnebi sakızlarla okulda hava atardı sınıf arkadaşları, Barbour mont ve Burlington çorapları İstanbul’daki kolejleri istila etmeden önce. Audrey’nin en sevdiği renk ‘mami’, en sevdiği insan ‘baba’, en çok gitmek istediği yer ‘nene’, en çok görmek istediği ‘Müberrası’, en çok dinlediği ‘Zeki Müren’, en heyecanlı bekleyişi ‘yılbaşı gecesi dansözü’, en büyük uğraşı ‘anahtarlık koleksiyonu’ydu. Kuzeni ile A4 kağıtlarına ev yapımı dergiler hazırlar, sekizinci kattan ağırlık yapsın diye üzerine mandal iliştirilen poşetle apartmanın bahçesine bırakılan harçlığı ile dondurma alırdı, kendine, mahalledeki çocuklara. Adı bu sebeple enayiye çıkmıştı. Audrey enayiliğini göğsünde bir zafer nişanı gibi taşırdı. Zaman kontrolsüzce ilerliyor, Audrey ‘anlamadan’ edemiyor, akreple yelkovana bu konuda fena halde bozuluyordu. Yaşadığı şehirle arkadaş oldu önce. Sonra tanımadığı insanlarla. Enayiliğinin şairlere ilham veren bir şey olduğunu öğrendiği gün, nişan oldu muska.
2 Eylül 2011 Cuma
16 Ağustos 2011 Salı
MÜMKÜNLÜ
Şarkının sözleri neden bahsediyor bilmiyorum. Ben dinlerken kendi kendime ‘mümkündür’ dedim. Mümkündür uzak olmayan bir gelecekte, geçmişte bal gibi de tadına bakılmış, tadı damağımda kalmış şeylerin yaşanması. Bir kez daha sadece ve sadece ‘ben’ olarak, içimden geldiği gibi yaşamak ve kimselerce didiklenmemek. Üretmek; ki üretmek demek sadece yazmak değil, çizmek değil, çekmek değil, dünyaya bir bebek getirmek değil. Üretmek; bazen liderlik yapmak demek. Elle tutulur, gözle görülür şeyleri değil de, bir insanın can sıkıntısının çaresini bulmak bazen. Yolunu kaybetmişlere yol göstermek. Alacaklı olmayanlara, vermek ve alıp gitmelerine izin vermek. Bazen sadece bir sofra kurup, umutluları toplamak, umutsuzlarla buluşturmak. Bazen uykusuz geçen bir gecenin ardından, birine taze taze portakal suyu sıkmak. Yani atla deve değil bu ‘üretmek’.
Korkuyoruz. Adımız, sanımız kalmayacak geriye, unutulup gideceğiz diye. Yalnız kalacağız diye. Hem canımız da yanmış, belki bilmeden can yakmışız. Dünyaya adım atalı zaman geçmiş, zırhlar edinmişiz. Acıdan kaçınmayı öğrenmişiz, öğretmişler. Her kimse onlar hatırlamalı;_ ‘benden güçsüzler’_. Ötekileşmem de bundan belki. Bu dediklerim kişisel değil. Okuyorsan ve içinden ‘Ne güzel anlatıyor’ diyorsan sen de öylesin. Bekleme kimseden bunları duymayı. Tüm bir hayatın boyunca en sadık olacağın, olmak zorunda olduğunla konuş. Aynaya bak ve cesaret et söylemeye; Mümkündür tekrardan sevmek, sevilmek. Mümkündür daha çok ahşap bu hayatta. Daha çok yeşil. Daha az angarya, daha az maruz kalma, daha fazla yaşama.
Şarkı ne diyormuş acaba diye merak edip, google’dan aramaya bile üşenecek olanlar için; ‘Kaldır kıçını da dön bak dünyaya neler oluyor!!’…
ingilizceye açıklamalı çevirisi şöyle bir şeymiş*:
think of me (dir-ni fi bal-ek = have me in your mind = think of me) oh you who i love my heart chose you and i don’t know what to do (ma sebt edwah= i didn’t find a cure for it) today you’re by my side but tomorrow, who knows? that’s how the world is sweet and bitter
no one but you (ghir enta) no one but you no one but you has entered my heart no one but you no one but you only you live in my heart
my situation puzzles me (hali m’heyarni) at night i can’t sleep why, my life? (my life is a kind of love interjection, like turkish “hayatım”) that’s a sin my life that you make me suffer so much! spring does not last forever and roses wilt (in the end) i’m in chaos, i’m in chaos (hali maadoum= my “life” is devastated) think of me
no one but you (ghir enta) no one but you no one but you has entered my heart no one but you no one but you only you live in my heart
( ekşisözlük’e ve satine’e teşekkürü borç biliriz)
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Masa da masaymış, ha!
Yıllarca masalara emek verdim ben. Çocukluğumu, ilk aşkımı, dinlediğim şarkıyı, okuduğum dizeyi, inadımı, gülüşümü, çöküşümü, paramparçalığımı, bütünlüğümü, bir türlü tam olamayışımı, hissimi,cismimi, elimde avucumdakini, gözyaşımı, koskoca kahkahamı, bir ilkbahar sabahına uyanışımı, derin kabuslardan sıyrılamayışımı koydum masalara. Masalarda bana ait olanlar her ne hikmetse hep daha ağır oldu. Daha zekiler vardı, fahişeler vardı, hiç yaşamamış insancıklar vardı, koskocalar, küçücükler, gelenekseller, marjinaller vardı. Yine de o masada bana ait olanlar; bazen şöyle, bazen böyle hep ağır kaçardı.
Belki de bu sebepten ben çok uzun zamandır hep bir masa hayal ettim. Kocaman bir masa, dikdörtgen,upuzun. Ahşap. Masayı koyacak bir bahçenin sermayesini hayal gücüm bile karşılayamıyor, hayalim sekteye uğruyor, o masa dapdaracık apartman dairelerine sığdırılmaya çalışılıyordu. Gerçeğe taşıyacağım o masayı diye; yemekler yaptım. İnsanlar topladım, çıkardım. Neden bilmem, eksikti hep bir şeyler. Hep bir tatminsizlik, hep özlem.. Uzatmaya gerek yok işte! Mutsuzluk.
O masanın hayaliyle bazen mutlu oldum, bazen yok öyle bir masa sana bu dünyada diye kendi kendime kahroldum.
Masadan beklediğim paylaşmaktı işte. Masaya bir şeyler koymaktı. Gülmekti. Muhabbetti. Çoğalmaktı.
Bir de masanın kenarında eğreti durmadan oturmak istedim hep. Dürtüklenmeden, yüceltilmeden, aşağılanmadan, kavga edilmeden… Korkunç, gülünç, sıradan ya da anlaşılmamış olan olmadan.
Ben, şahsen,bizzat kendim olarak.
29 yaşındayım…
Kaç tane nelerim oldu sayamadım…
Şekil 1-a’da bakmakta olduğunuz ‘o’ masadır a dostlar. Bir daha denk gelir mi, yeniden olur mu, bilmiyorum. İnsan bu, istemenin sınırı yok ama ben neyi hangi sınırlarda istediğimi biliyorum.
Aşk nadirdir derler mesela ya hani…
Onun gibi bi şi… Yani bir daha olmazsa, alınmam gücenmem ben artık bu hayata.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




