16 Ağustos 2011 Salı

MÜMKÜNLÜ



Şarkının sözleri neden bahsediyor bilmiyorum. Ben dinlerken kendi kendime ‘mümkündür’ dedim. Mümkündür uzak olmayan bir gelecekte, geçmişte bal gibi de tadına bakılmış, tadı damağımda kalmış şeylerin yaşanması. Bir kez daha sadece ve sadece ‘ben’ olarak, içimden geldiği gibi yaşamak ve kimselerce didiklenmemek. Üretmek; ki üretmek demek sadece yazmak değil, çizmek değil, çekmek değil, dünyaya bir bebek getirmek değil. Üretmek; bazen liderlik yapmak demek. Elle tutulur, gözle görülür şeyleri değil de, bir insanın can sıkıntısının çaresini bulmak bazen. Yolunu kaybetmişlere yol göstermek. Alacaklı olmayanlara, vermek ve alıp gitmelerine izin vermek. Bazen sadece bir sofra kurup, umutluları toplamak, umutsuzlarla buluşturmak. Bazen uykusuz geçen bir gecenin ardından, birine taze taze portakal suyu sıkmak. Yani atla deve değil bu ‘üretmek’.
Korkuyoruz. Adımız, sanımız kalmayacak geriye, unutulup gideceğiz diye. Yalnız kalacağız diye. Hem canımız da yanmış, belki bilmeden can yakmışız. Dünyaya adım atalı zaman geçmiş, zırhlar edinmişiz. Acıdan kaçınmayı öğrenmişiz, öğretmişler. Her kimse onlar hatırlamalı;_ ‘benden güçsüzler’_. Ötekileşmem de bundan belki. Bu dediklerim kişisel değil. Okuyorsan ve içinden ‘Ne güzel anlatıyor’ diyorsan sen de öylesin. Bekleme kimseden bunları duymayı. Tüm bir hayatın boyunca en sadık olacağın, olmak zorunda olduğunla konuş. Aynaya bak ve cesaret et söylemeye; Mümkündür tekrardan sevmek, sevilmek. Mümkündür daha çok ahşap bu hayatta. Daha çok yeşil. Daha az angarya, daha az maruz kalma, daha fazla yaşama.
Şarkı ne diyormuş acaba diye merak edip, google’dan aramaya bile üşenecek olanlar için; ‘Kaldır kıçını da dön bak dünyaya neler oluyor!!’…
ingilizceye açıklamalı çevirisi şöyle bir şeymiş*:
think of me (dir-ni fi bal-ek = have me in your mind = think of me) oh you who i love my heart chose you and i don’t know what to do (ma sebt edwah= i didn’t find a cure for it) today you’re by my side but tomorrow, who knows? that’s how the world is sweet and bitter
no one but you (ghir enta) no one but you no one but you has entered my heart no one but you no one but you only you live in my heart
my situation puzzles me (hali m’heyarni) at night i can’t sleep why, my life? (my life is a kind of love interjection, like turkish “hayatım”) that’s a sin my life that you make me suffer so much! spring does not last forever and roses wilt (in the end) i’m in chaos, i’m in chaos (hali maadoum= my “life” is devastated) think of me
no one but you (ghir enta) no one but you no one but you has entered my heart no one but you no one but you only you live in my heart
( ekşisözlük’e ve satine’e teşekkürü borç biliriz)

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Masa da masaymış, ha!



Yıllarca masalara emek verdim ben. Çocukluğumu, ilk aşkımı, dinlediğim şarkıyı, okuduğum dizeyi, inadımı, gülüşümü, çöküşümü, paramparçalığımı, bütünlüğümü, bir türlü tam olamayışımı, hissimi,cismimi, elimde avucumdakini, gözyaşımı, koskoca kahkahamı, bir ilkbahar sabahına uyanışımı, derin kabuslardan sıyrılamayışımı koydum masalara. Masalarda bana ait olanlar her ne hikmetse hep daha ağır oldu. Daha zekiler vardı, fahişeler vardı, hiç yaşamamış insancıklar vardı, koskocalar, küçücükler, gelenekseller, marjinaller vardı. Yine de o masada bana ait olanlar; bazen şöyle, bazen böyle hep ağır kaçardı.
Belki de bu sebepten ben çok uzun zamandır hep bir masa hayal ettim. Kocaman bir masa, dikdörtgen,upuzun. Ahşap. Masayı koyacak bir bahçenin sermayesini hayal gücüm bile karşılayamıyor, hayalim sekteye uğruyor, o masa dapdaracık apartman dairelerine sığdırılmaya çalışılıyordu. Gerçeğe taşıyacağım o masayı diye; yemekler yaptım. İnsanlar topladım, çıkardım. Neden bilmem, eksikti hep bir şeyler. Hep bir tatminsizlik, hep özlem.. Uzatmaya gerek yok işte! Mutsuzluk.
O masanın hayaliyle bazen mutlu oldum, bazen yok öyle bir masa sana bu dünyada diye kendi kendime kahroldum.
Masadan beklediğim paylaşmaktı işte. Masaya bir şeyler koymaktı. Gülmekti. Muhabbetti. Çoğalmaktı.
Bir de masanın kenarında eğreti durmadan oturmak istedim hep. Dürtüklenmeden, yüceltilmeden, aşağılanmadan, kavga edilmeden… Korkunç, gülünç, sıradan ya da anlaşılmamış olan olmadan.
Ben, şahsen,bizzat kendim olarak.
29 yaşındayım…
Kaç tane nelerim oldu sayamadım…
Şekil 1-a’da bakmakta olduğunuz ‘o’ masadır a dostlar. Bir daha denk gelir mi, yeniden olur mu, bilmiyorum. İnsan bu, istemenin sınırı yok ama ben neyi hangi sınırlarda istediğimi biliyorum.
Aşk nadirdir derler mesela ya hani…
Onun gibi bi şi… Yani bir daha olmazsa, alınmam gücenmem ben artık bu hayata.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Veled-i Zina












Bu veledin ismi ‘Selim’. Kendisi ile İnceboğaz’da karşılaştık. Bir yaşındaymış. Selim Efendi’yi ilk gördüğümüzde çakıl taşları ile oynuyordu. Ama herhangi bir çocuktan çok, ortada fol yok yumurta yokken, kendi kendilerine sanki halisünasyon görmüşcesine takılan oyunbaz kediler gibi oynuyordu çakıl taşları ile. Sonra ayaklanıyor, iki ayağının üzerinde dik duramıyor, kafayı çakıl taşlarına gömüp, kendi kendine söyleniyordu. Fotoğraflarını çekmeye başlamamla, beni fark edişi bir oldu. Pozlar verdi, laf yetiştirdi ama tüm bunları yüzünde koskocaman bir gülümseme ile yaptı.
Selim yıllardır dinlediğim ‘bebekliğim’ konusunda beni aydınlattı.
Babamın ‘veled-i zina’sı ben - sanırım kulağına hoş geliyordu bu tabir, zira ne zinası yahu, kapı gibi evlilik cüzdanları vardı bizimkilerin- hep şöyle anlatıldım kendime; ‘sen ne tatlı, ne güzel, ne beyaz bir bebektin öyle. Nasıl sakin, güleryüzlü. Kendi kendine seni bir banka bıraksak, ertesi gün gelsek aynı yerde bulurduk.Yoktan oyunlar yaratırdın kendine, oynardın saatlerce. ’ Arkasından da babam hep eklerdi ; ‘Sonra nasıl böyle oldun anlamıyorum!’…
Böyle;: konuşkan, kıpır kıpır, yerinde duramayan.
Bana bebekliğimi her anlattıklarında üzülmüşümdür. Ben nasıl sakin, sessiz, kendi halinde bir bebekmişim. Başıma neler gelmiş de, bunca konuşmaya zorunda hissetmişim kendimi, nasıl bir savunma mekanizması oluşturmuşum diye. Kendi kendime dertlenirken günlerden bir gün bi tanesi Cenap Amcam ; ‘olur mu ya’ dedi. ‘Sen kıpır kıpır, gözleri fel fecir okuyan, enerjik bir bebektin’.
Kafam karıştıydı. Anlatılan iki farklı beni kafamda bir türlü örtüştüremezdim.
Selim Efendi evvelsi gün, söz konusu kafa karışıklığını ortadan kaldırdı. Aha, işte böyle kendi halinde, gözleri fel fecir okuyan, kıpır kıpır, güleryüzlü bir şeymişim işte ben yahu dedirtti.
O zaman;
Sen çok yaşa Selim Efendi!!

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ümmügülsüm'ün hikayesi...


Kaş’a bir kaç kez geldim, her seferinde ebeveyn nezaretinde… Anne, babanın yapmış olduğu programlar dahilinde yapılmıştı geziler. Şimdiden dönüp geçmişe bakınca, annemle babamın boşanmaları, rollerini geleneksel anlamda çok fazla benimsememiş olmaları vesairenin bende yarattığı tahribatın ötesinde, ‘kendileri’ olarak beni büyüten, yetiştiren kişiler olmuş olmalarının ne büyük bir şans olduğunu bir kez daha anlıyorum.
Otobüsün penceresinden Kaputaş’a bakarken, aklıma gelenler, anılarım, ‘benim’ dediklerim onların seçimleri ve iradelerinden benim hayatıma düşen gölgeler bir yandan. Bu sebeple ülkenin daha önce karış karış gezmiş olduğum yerlerini, tekrardan kendi seçtiğim sokaklardan yürüyerek, kendi ayarladığım teknelere binerek ve kendi canımın istediği insanlarla sohbet ederek deneyimlemek istedim. Başka coğrafyalara gitmeden önce. Kaş, o duraklardan biri. Çocukluk travmaları, siz ‘kendinize ait’ yaşantılar yaratmadıkça peşinizde ne de olsa. İnşallah daha sonra yeni yerlere de gideceğm.
Kendime bir tatil planı yaptığımda, içinde Kekova adası, Üçağız, Demre(Myra), Sıçak (Aperlai) olan bir program oluştu. Meis’e gidecek vizemiz yoktu. İstanbul’dan uçakla değil de, otobüsle gelirken de Afyon’da durup Cumhuriyet sucuklarından yemeyi hayal etmiştim. Öyle de oldu. Kaş’a gelince sevgili arkadaşım Sevinç’in bavulu, hiç aklıma gelmeyecek şekilde taksi arattırdı bize. Taksi arayışı yeni insanllarla karşılaşmamıza sebep oldu.Kaş coğrafi açıdan çok güzel ama daha da güzeli sanırım insanları. Tıpkı Fethiye’de olduğu gibi sokaklarda iki çift sohbet edecek, hikayesini anlatacak birileri var. Ben de zaten dinlemeye meraklı. Güleryüzlüler.
Dün, Kaş’ta herhangi bir genç kadının yapabileceği şeyler yaptım ben. Blanc Du Nil’de %100 Mısır pamuğundan bembeyaz elbiseler denedim, gündelik tekne turları yapan kişilere kendi planımı nasıl gerçekleştirebileceğimi sordum, Kaş’ı Türkiye dışından ziyaret etmiş kişilerle sohbet ettim, bir Likya yolu haritası aldım Feride Hanım’dan - yanında muhabbet ve bir torba dolusu tatlı-ekşi, ısırınca suyu üzerinize fışkıran Gömbe eriği bedavaya geldi- Hotiç’in eski tasarımcılarından Selin Haktanır’ın Kaş’taki Sandal@’inden yumuşacık derili, kırmızı mercanlı bir sandalet aldım, ada çayı içip, tavla attım.
Derken 10 Temmuz 2011’i, herhangi bir genç kadının muhtemelen yaşayabileceği bir Kaş gününden ayıracak kişi yanımıza geldi. Sepetinde Gömbe’nin yaylasından topladığı şifalı otları satan Ümmügülsüm Karakahya yanaştı yanımıza ve şifalı otlarını satmaktan öteye geçip, kendi hikayesini anlattı. Yanımızdan ayrılırken, konuşmaya ihtiyacı vardı herhalde dedik Sevinç’le.
Ümmügülsüm Karakahya Demre’li bir kadın. 2 oğul , bir kız evlat vermiş ona kader. Oğullarından biri askerde, diğeri ortaokul öğrencisi. Kızı; kayıp. 2005 yılında kaybolmuş, bu vakite kadar da kendisinden haber alınamamış. İnternetten Demet’in hikayesini araştırdığınızda, birbirinden farklı hikayeler okumuyorsunuz ancak birbirinden farklı isimlere denk geliyorsunuz. Hikaye ile muhabirler bile pek yakından ilgilenmemiş anlaşılan. 12 yaşında bir kız çocuğunu arayan gözü yaşlı babadan bahsediliyor bir de. Ümmügülsüm eşini kaybettiklerini söyledi; kalp hastasıymış.
Ümmügülsüm her gün Demre’den kalkıp şifalı otlarını satabilmek, eve para götürebilmek için Kaş merkeze geliyor. Otları toplamak için de, cehennem sıcağında Gömbe yaylasında vakit geçiriyor. Bize anlattığı kadarı ile asıl sıkıntısı, ortaokula giden küçük oğlunun, ablasının kaybından sonra azan astım hastalığı için kullanması gereken ilaçları bulmak, satın almak. İhtiyaçları olan 2 ilaç var; ayda 2 kutu ilaç. Biri 60, diğeri 65 Türk lirası. Ancak Ümmügülsüm parası yetişmediği için 7,5 lira olan ilaçlardan alıyormuş. Bu ilaç da oğlunun krizlerini önlemiyormuş.
Ümmügülsüm evinin telefon numarasını bilmiyordu. Şans eseri büyük oğlunun askerlik yaptığı yerde askerliğini yapmakta olan bir tanıdığımız olduğunu fark ettik. Şimdi o yolla, kendisine ulaşmaya çalışacağız. Ona gel otur, az soluklan, bir bardak çayımızı iç,bir şeyler ye dedik. İstemedi. Doymuş kadar oldum dedi. Hayır duaları okudu.
Ümmügülsüm için ilaçlar 60 liralık ve 65 liralık. 7,5 liralık. Adı, içeriği, yan etkisi hikaye. Oyunu CHP’ye vermiş, oğluna Deniz Baykal’ın ismini vermiş.
Şimdi Ümmügülsüm’ün oğluna her ay o 2 kutu ilacı nasıl ulaştırabileceğimizi düşünüyoruz. Kaç tane Ümmügülsüm var? Ümmügülsüm’üm hikayesini Kaş’ta kaç kişi dinledi? Kaç kişi merak edip araştırdı? Kaç kişi onun için endişelendi?
Kaç kişi daha acaba oğlu için, bir Selin Haktanır tasarımı sandalet ya da Blanc Du Nil’den %100 Mısır pamuğu elbise parası edecek ilaçları ona ulaştırmak için çaba sarf edecek?
Siz mesela, ilgilenir misiniz Ümmügülsüm’ün hikayesi ile?

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Nilüfer, Kar Taneleri




Bu şarkılar bana hiç bir zaman bir sevgiliyi, aşığı hatırlatmadı. Galiba hatırlatmayacak da. En büyük terk edilişimi küçük bir çocukken yaşamış olmanın rahatlığı ile hayatıma insan almaktan korkmadım hiç bir zaman. Daha fazla parçalanamazdım. Gelişler, gidişler beni çoğalttı. Sevmeye yeteneğim vardı, resmen işlendi. Neredeyse tüm Kayahan şarkıları - Kayahan’ı Kayahan yapan, Nilüfer’in sesinde isyana dönen - bu sebeple bende çocukluktur. Naifliktir.
Kayahan’ın mıydı ki bu? :)

27 Haziran 2011 Pazartesi

Transhümanizm


Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde, ürkünç bir fikir yaşarmış kimi zihinlerde…
Goldie Hawn, Merly Streep ve Bruce Willis’li, 1992 tarihli kara komedi ‘Ölüm Kadına Yakışır’ı hatırlar mısınız? Kısaca anlatmak gerekirse, Robert Zemeckis imzalı filmin başrolündeki ‘ablalar’ımız genç ve güzel kalacakları sonsuz bir yaşam için, arkadaşları Lisle’den aldıkları bir iksirle sonsuzluğa dek sürecek bir işkenceye gönüllü yazılırlar. Film sinema tarihine altın harflerle yazılmadıysa bile, tahminimce popüler kültür tarihine karakterlerinin hayalperestlikleri ile geçecektir , çünkü evet ölümsüzlük hayal edilebilir ama gülerler adama! ‘İksir’le mi???
Kabul ediyorum medyanın her gün inat ve sebatla ‘anti-aging’ metodları ile ilgili pompalamalarına karşı bağışıklık kazanmanıza rağmen hala bir çoğunuz, tabii eğer ilgi alanınız değilse, ölümsüzlük ya da gerçekten her daim genç kalmanın mümkünatı ile ilgili bir yargıya sahip değilsinizdir. Oysa 60 yaşında Amerikalı bir futurist olan Ray Kurzweil, ölümsüzlüğe teğet geçmemek için her gün aldığı 200 hapın organizasyonunu yapması için birini tutmuş. Varını yoğunu da damarlarımızdaki oksijeni milyon yıllardır taşıyan hemoglobinin yerine nanoçiplerin geçtiğini görebilmek için harcıyor. Ancak ‘başımıza taş yağacak’ türünden telaşlara kapılacak bir durum da yok çünkü işin aslı ‘ölümsüzlük’ fikri Gılgamış Destanı’na, ‘robot’ düşüncesi ise M.Ö. 3500’ün Antik Yunan’ına ( bkz. Talos, Galatea ) gelip dayanıyor. Belki de bizi dehşete düşüren, insan aklının binyıllar önce tasarlayabildiğini, gerçekliğe uygulayabileceği teknolojik yetkinliğe ancak şimdilerde erişebilir hale gelmiş olmasıdır.
İstemesine bir sınır koyamayan insanoğlunun yeni tutkusu, köklerini Marquis de Condorcet, Benjamin Franklin ve Darwin gibi isimlerin söylemlerinden ve Aydınlanma’dan alan ‘Transhümanizm’, insanın kendi için daha fazlasını istemesi, kendini her anlamda bir üst seviyeye taşıma arzusu olarak tanımlanabilir. Oysa evvelsi gün yaptığı devrimin sonucunda ortaya çıkan kapitalizmin empoze ettiği kitle mesajı ‘Daha Fazla Tüket!’ten asit yağmurları, Çernobil faciası, iklim değişiklikleri, kuruyan göller, nesli tükenen canlılar, buzulların erimesi, sel felaketleri, kuraklık ve salgın hastalıkların tezahürü ile boyunun ölçüsünü fazlasıyla almış olduğunu zannettiğim insanoğlu, şimdi kendisine başedeceği yeni felaket senaryoları ve bu senaryoların gerçekliğini deneyimleyeceği ‘sonsuz’ bir zaman yaratmak için çabalıyor. Transhümanistler, her ne kadar teknoloji ve bilimin desteğiyle gerçekleşecek entelektüel ve kültürel bir hareketle insanın kendini her yönden bir üst seviyeye taşıması düşüncesini savunduklarını söyleseler de, ilham vericiler listesinde Nietzsche ve onun teknolojik dönüşümden bağımsız şekilde kendini gerçekleştirme üzerinden şekillenen ‘üstinsan’ kavramı yok. Kelime ilk kez 1957’de Aldous Huxley’nin biolog kardeşi Julian Huxley tarafından insan doğası için varolan olasılıklıkların ayırdına vararak ve kendi kalarak kendini aşması anlamında kullanılmışsa da, 1980’den bu yana kullanılan anlamı ile farklılık gösterir ve daha çok, insanın belirlenmişliğinin kırılması alanında yapılan kültürel, entelektüel ve teknolojik çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. İnsanoğlu kendisine bir koza örüp, eksik yanlarından tiksindiği ölümlü tırtılı geride bırakarak, kozanın içerisinden sonsuzca yaşayacak bir kelebek olarak çıkmanın hayaline her geçen gün daha da çok yaklaşıyor. ‘Homosaphien’in, ‘homoperfectus’a dönüşümü Arthur C. Clarke’ın futurizmi ile Ayn Rand’in liberalizmden doğacak bir çocuk olarak şekilleniyor. Hayatın mutlak bir biyolojik fenomen olması fikrinden sıkılan transhumanistler, yapay zeka ve sibernetik organizmalaşmanın (cyborglaşma) denenmesiyle bunun ortadan kaldırılması için yeni bir sermaye odağı yaratmaktalar. Bu noktada öne çıkan en radikal postmodern önerme ise, neyin insan olduğuyla ilgili ortaya çıkacak günümüz gerçeğine aykırı kültürel söylem . Postinsanlığa dair görüşler çeşitlilik gösterseler bile, insanın duyumdan bağımsız iletişebileceği (kablosuz aletler gibi), telepati sayesinde zamandan tasarruf edileceği, zihinsel görü ve algının bilimsel olarak arttırılacağına kesin gözüyle bakılıyor. Öte yandan bizlerin titanyum ve silikondan oluşan versiyonlarının, bizim hayatlarımızın zorunlulukla bağlandığı seks, sosyal yaşam ve ya çocuktan bağımsız bir hayat süreceklerine inananlar bile var. Tabii bunun bir olanak ya da zavallılık olduğunu düşünmek bize kalmış. Kendi payıma, daha iyi bir insan hayalini gerçeklemek için insanlıktan çıkmanın ancak barış için savaşmak gibi bir saçmalığa denk gelebileceğini düşünüyorum.
İşin tuhaf tarafı, yapay zekanın tezahürü ile dünyanın nasıl bir yer olacağının anlatıldığı Matrix ya da Yapay Zeka gibi filmlerin eninde sonunda vurgulamaktan kaçınamadığı insani olgulara, yukarıda sözü geçen yetilere sahip yarı insan- yarı robot varlıkların yaşadığı bir dünyada yer olduğunu düşünmek zorlaşıyor. Bu noktada insan, söz konusu distopyaları yaratanların, hali hazırda insan oldukları için, duyumdan bağımsız bir algının sonucunda orada olmaktan başka bir fonksiyonu olmayan bir şeye ne kadar yabancı olduklarını düşünmeden edemiyor. Wall-e ya da Terminatör örneklerini düşünüyorum da, karşındakini kendi gibi görmek de herhalde buna deniyor. Oysa yarının dünyasında doymak için elma yemeye ihtiyacı olmayan varlıklar, duyumlamadan algılamaya borçlu oldukları kusursuz elma tadından başka bir şeyi asla tatmayacaklar herhalde. Bu tatların çeşitliliği ise herhalde yarının mimarı belli kişilerin favori tatlarının ötesine geçmeyecektir. Duyumsuz algı ne yapacak? Kendi kendini şaşırtabilmek için, kurtlu elmanın olasılık hesaplarını yapıp, o olasılık üzerinden bilmem kaçta bir o tadı mı algılayacak? ‘Fatma’nın kurufasulyesi şahanedir’ cümlesi literatürden kalkacak anlayacağınız. Hem zaten Fatma da kim? ‘Ben’den öte bir şeye hangi sebeple uzanacak yarının postinsanı? Ya da bu dönüşümü bugünün insanları hep birlikte atlatabilecek miyiz, hali hazırda birbirimizi kıran kırana vurup dururken? Peki hani ya da bizim teknolojik gelişmelerin ötesinde gerçekleştireceğimiz düşünsel transhumanist devrimimiz?
Mevzunun etik değerlendirmeler açısından da oldukça geniş tartışmalara sahne olduğu söylenebilir. Ancak bu tartışmalara gerçekten de ihtiyacımız olup olmadığı da ayrı bir soru. En basitinden, milyonlarca yıldır birarada yaşamasına rağmen insan haklarının hakkını vermekten aciz kalmış bir cinsin, genetik çalışmalar sonucunda ortaya çıkabilecek bir Frankenstein ya da sevebilen bir yapay zeka olan David’e nasıl muamele edeceğini tahmin etmekte zorlananlar, dvd playerlarının başına geçebilirler. Gerçi ben zulüm, yok sayma ya da kendini üstün görmeden başkaca bir açılım olmadığına emin gibiyim. Ancak işin beklenmedik tarafı ‘azınlık hakları’ ile ilgili çözülememiş bir çok problem bir kenarda dururken, ‘robot hakları’nın şimdiden California’daki ‘Gelecek Enstitüsü’nde tartışılmaya başlamış olması. Hem kimileri yarının A. Huxley’nin ünlü distopyası ‘Cesur Yeni Dünya’dan farklı olmayacağına inanıyor olsa bile, bazıları da hepimizin rüya ile gerçeği birbirinden ayırdedemez biçimde algılayan, 21.yüzyılın sürrealistleri olacağımızı düşünüyor.
Her neyse… Kıssadan hisse anlatımın başında sözünü ettiğim Ray Kurzweil çılgını, Moore Yasası’ndan yola çıkarak ev tipi bilgisayarların 2029 yılında insan beyninin sahip olduğu işlem gücüne ulaşacağını, 2045 yılında ise yapay zekanın geçmişte hayal edilemeyecek biçimde kendi kendini geliştirebileceği noktaya geleceğini düşünüyor. Yukarıda sorulan sorular ve türetilebilecek yüzlercesi daha ‘insani’ cevaplarını bekliyor. Yani anlayacağınız az zamanda, çok ve büyük işler yapabilmek için sayılı günümüz kaldı.
Meraklısına okuma önerileri: Engines of Creation: The Coming Era of Nanotechnology- Eric Drexler The Millenial Project -Marshall Savage The Age of Spiritual Machines – Ray Kurzweil Our Post-Human Future – Francis Fukuyama

7 Mart 2011 Pazartesi

Ben Şahsen Bizzat Kendim

Kendi kendimle konuşmak, aslında en sevdiğim eylemlerden biri sayılmaz. Kendi kendime düşünebiliyor olmak yeterli. Yani anlayacağınız aslen ben, benden ötesi ile konuşmak isterim. Sonra paylaşmak isterim. İsterim ama! Ciddi, ciddi. İnsanın istemesinin sınırı yoktur derler; benim var. Ben güzel bir balık ızgarayı, beyaz şarap eşliğinde birlikte ancak belirli şartlar altında yemek isterim. Sessizliği belirli şartlar altında isterim. Örneğin bir odada 5 kişi, sessiz sakin oturuyorlarsa,ve her birinin neden böyle olduğu ile ilgili bir fikri yoksa, ben öyle huzuru istemem. Kendimi Sims 2'deki simülasyonlara benzetirim. İki kişi eğer aralarında belirli bir mesafe varsa, sessiz kalabilirler. İki kişi artık birbirlerine her konuda güveniyor, birbirlerini oldukları gibi kabul ediyorlarsa sessiz kalabilirler. İki kişi eğer ne gereğince uzak, ne yeterince yakın değillerken sessizlik bana çekilmez gelir. Söylenene cevap alamamak da öyle. Çünkü kurarım, sorarım, olasılık hesabı yaparım. Kendimi durduramam. Gürültülüyümdür. Suspusların yanında kendimi kusurlu sanırım. Kendimi kusurlu sandırdıkları için hırslanırım, sinirlenirim. Bilirim herkes benim gibi değildir; herkes karşısındakinin nasıl hissedebiliyor olacağını hesaba katarak eylem sergilemez. Gözegörünürün arkasındaki apaçıklığı herkesin aklı, hafsalısı almaz. Yazıktır.O nedenle de bu sefer sinirlenişime sinirlenirim. Hesapsız olduğu için insanlara kızamam. Yalnızlaşırım. İşin kötü tarafı düşünceliliğim, birini pek bir sevene kadardır. Ben birini pek bir sevince, gerisini hiç düşünmem. Karşımdaki ne düşünür, ne hisseder, ne farz eder hesap etmeden içimden geldiği gibi davranırım. Sevmeye çok neden aramam. Çok sevdiğimde noldu, pek anlamam. Heyecanlı, coşkulu, paylaşımcıyımdır. İnsanlar bazen bu sebepten benden korkarlar.Olur, olmaz şeyler zanneder; benden geri çekilirler...Üzülürüm. Bazen kendi kendime gülerim, çünkü hava güzel kokar. Sokakta oyun oynayan çocuklar bana gülümser. Bir uçak havalanırken, İstanbul'a bakıyorumdur. Michael Jackson dinliyorumdur. Kendi kendime gülerim. Beni deli zanneden, şüpheyle bakan insandan korkarım.Çünkü yaşlısından, gencine, doğudan, batıya bir çok insan görmüşümdür; gülümseyişime güvenen. Gülümseyişime şüphe ile yaklaşanın kendi ile kavgası olduğuna inanırım. Güzel bir manzara karşında kitap okunup, müzik dinlenebilirken, bilgisayarımı açıp bir Amerikan dizisi izlediğimde bana faşizan entelektüel veyahut bir şekilde tepeden bakışlar fırlatıldığında tilt olurum. Kendimi zanneden değil, tanıyanımdır. Bazen bir konuda bana yakın bir başkası benle ilgili doğru olan şeyleri söylediğinde, ben o gerçekliği henüz fark etmemişsem, kabullenmem. Sinir ederim. Bunun için sevdiklerimden buradan özür dilerim. Ama içime sindirmeden bir şeye 'He' dersem, sonuna vardıramam. Aklım başka yerdeyse, orada kalır. Herkes bağlanmaktan korkarken; benim geceleri yalnız yatağında yatan bedenimin içinde, iplik iplik bir o yana, bir bu yana bağları olan bir kalp atar. Özler durur. 

The Thinkerbell